17.10.09

“Konuş ki seni görebileyim.”

Yüzyıllar öncesinden ilettiğim bu cümle Sokrates’e aittir. İnsanlığa fayda sağlamak için edinilen bilginin gereği olarak burada “konuşmaya” karar verdim. Başkalarıyla paylaşmak ve kendi düşüncelerimi geliştirebilmek için “konuşacağım.” Paylaştığım kadar kendimi “görme” şansım da olacak.

İnsan olabildiğim kadar, hayvan ya da bitkilerle ortak davranışlar haricinde edindiğim, insana insan olma vasıflarını kazandıran alanlarla ilgili yazacağım. Beslenme, barınma ya da üreme ihtiyacı içerisinde bulunan hayvanlar bu basit amaçları bakımından içimizdeki kimi insanlarla aynı davranışları gösterirler. Oturduğu yerde sağa sola bakınanlar ya da benzer davranıştakiler ise bitkilerin sahip olduğu özellikleri taşırlar. Etrafımızdaki çoğu insan bunun farkına varmaksızın dolaylı olarak benzer davranışların kölesi haline gelmiştirler. “Kar maksimizasyonu” peşinde koşan iş adamı ya da cebinin karını maksimize etmeye çalışan “politikacı” dolaylı olarak bunu doğrular.
Bizi hayvan ve bitkilerden ayıran; insanlığa faydalı olabilmek için bilme ya da bir fikri diğerleriyle paylaşmak için yarattığımız sanat eserleridir. Eğlenme veya sadece merakı gideren bilgi yine hayvani ihtiyacımızı gidermekten öteye geçemez. Bilgi, bizim gibilerle paylaşıldığında ve faydalı olduğunda bizi “insan” yapar. Sanat eseri, sanatçının hislerini kavrattığında veya hayal gücümüzü canlandırdığında bizi “insan” olma noktasına ulaştırır. Bilgi ve sanata ulaşmanın anlamını kavrayamayanlar yine bu iki değeri kendi çıkarları doğrultusunda kullanabiliyorlar. Bugün radyoda duyduğumuzda eleştirdiğimiz “ezgilerin” kökünde bu vardır. Ya da idari alanda yaşadığımız sıkıntıların kaynağında.
Bir de sanatı “boş”, uğraşılması zaman kaybı olarak görenler vardır ki onlar, sanatçıların kendi ihtiyaçları için çalışmak yerine ortaya eser koymalarını anlayamazlar. Genellikle bu kimseler tembel kişilerdir. Bunlardan ülkemizde bolca mevcuttur.
İtalyan yazar Edmondo de Amicis’in İstanbul adlı eserinde anlattığı 1870’lerin İstanbul’u da bu kimselerle doludur. “İki paralık bir fincan kahveyi yarım günde içebilir, mezarlık selvilerinin altında kıpırdamadan beş saat oturabilirler.” Satırlarının yer aldığı kitap bunun bir sonucu olarak bakın ne güzel bir cümle kurmuştur; “ Galata ile Beyoğlu’nda teferruatıyla ve tefsir edilerek dolaşan haberler karşı sahile uzak bir aksiseda gibi gelir. Batı’nın en büyük adamlarının ve en büyük hadiselerinin şöhreti şu bir avuç suyun önünde kalıverir de günde yüz bin kişinin geçtiği şu köprüden on senede bir bile bir fikir geçmez.”
Peki bugün, tembelliğinin bedelini bir imparatorluk kaybederek ödemiş millet olarak, yarım günde içilen kahvelerin yerini alan modern oyalanmalar içerisinde miyiz?
Bu soruyu düşünürken; yarım günde kahve içmeyen, ulusal ve dünya basınını takip eden, okuyan, düşünen, çalışan bir gençliğe sahip olduğumuzun farkına varalım.
Bilecik üniversitesinin genç öğrencisi olarak, “yelkenime” doldurabildiğim kadar rüzgarla kültür ve sanattan bahsetmeye çalışacağım. Gerçek sanat eserlerinin melodisi, güncel ya da unutulmuş bilgi kaynaklarının sesini duyurmaya çalışacağım. Ülkemin gerçeklerinden uzakta kemanından çıkan ezgilerle kendini kandıran bir genç olmadığımdan; tarih, kültür ve sanat penceresinden günümüze bakarak sorular soracağım.
Eğer toplumsal bir fayda söz konusuysa önceliğin biz gençlerde olmasından daha doğru bir şey olamaz. Biz gençler çalıştığımız alanlarda fedakarlığımızla ve enerjimizle başarının göğüslenmesinde temel rol oynarız. Sakarya Gazetesi’de talebimi sevinçle karşılayarak gençliğe verdiği değeri ortaya koymuştur.
Benimle birlikte spor alanında yazacak olan Ufuk ve karikatürleriyle bizleri gülümsetecek Rıdvan arkadaşıma da teşekkür ederim.


15/10/2009 Sakarya Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder