9.3.12

Şey


“Gökler yoktu bir zamanlar
Yeryüzü yoktu, yükseklik ve derinlik
İsim yoktu”
M.Ö. 2500 Yaratılış Destanı / Babil

Tam olduğu yerde, önce ya da sonrada değil, bütünüyle şimdidedir.

Sonsuza odaklanmış zihni çevresini algılamaya başlar. Milyar yıllık dalgınlığı an be an çözülür, ta ki; ben, benim, buradayım, varımı fark edinceye dek.

Kadim enerjinin katî buyruğuyla örtmeye başlar çıplaklığını. Dışarıdakilerin dünyasına çıkıyorsa eğer; ötekilerin arzuladığı, tanıdığı, kabullendiği gibi olmalı. Bir ‘şey’ sanılan varlığın haline bürünmeli.

İçine gömülü tohumu doğurmak, yaratmak için.

1: Yalnız mısın?

2: Evet.

1: Tam düşündüğüm gibi bir başına.

2: Evet, ama kısa bir zamandır.
    Ya sen?

1: Yapayalnızım. Önceden beri ve şimdi.

2: İzninle, gitmek istiyorum!

1: Yoruldum gitmelerden, sürgünlerden! Kucaklamak istiyorum, yeni doğan bebeğine sarılan anneler gibi. Bahçemde gezinmeni, yasaksız ve günahlarınla büyümeni her ağacın gölgesinde.

2: Seni tanımıyorum henüz.

1: Seni tanıdığım kadar değil.

2: Annemi tanıyor olmalısın ya da bir yakınımı!
    Ah evet! Çıldırdın mı yoksa yalnızlıktan?

1: Tanıdığımı sanmıyorum.
    Duyulmuştur insanın yalnızlıktan delirdiği. Ancak atalarını delice parçalasa da, yeteri kadar zaman, en yırtıcı avcıyı seçer.

2: Zır delisin sen!
    Çoktan çıkıp gitmeliydim, korkutuyorsun beni.

1: Lütfen korkma. Kötülüğüm öldü adım adım, iyiliğim gibi.

2: Sarhoşsun sen, bu dağınıklığa bakılırsa.                        
    Yardıma ihtiyacın var besbelli!

1: Esrikliğim, dış ve içimde dönüp duran şeyler, dağınıklığımsa onları kaplayan kara boşlukta. Yardım ise hayır, yok ihtiyacım hiçbir şeye.

2: O halde neden buradasın?

1: Burada olmam mecburiyetti. Başka türlü yapamazdım. Zamanın yokluğundaki, o kara boşlukta neden bulamam sana.

2: Kader mi dersin yani?
    Bir an önce benden ne istediğini açıklasan iyi olur?

1: Sebep-sonuç ikilemiyle dalgalanan zaman denizidir, kader. Bense ufkun ve suyun çok ötesindenim. Şimdi, koyu mavi dip ve mor kirpikler arasından gözlesem de çevreyi.
Açıklamalarım öyle “bir an önce” olmaz: Dağılıp, sayıklarım sakince, ardından sıkıntıya boğulan zihinlerde yaratılır hayat.

2: Ne istiyorsun?

1: Soruluncaya kadar, bazı soruların cevabını bildiğini bilmezsin. Bilmediğini bilmediğin gibi. Ne istediğimi ya da istemediğimi bilmiyorum. Öğrenebilirim, kelime kelime doğarken sen.

2: Ne demek, bilmiyorum? Kesinlikle, aklını oynatmışsın yalnızlıktan.
    Kimsin sen?

1: Bilmiyorum... Aynadaki yansı ya da pencere buğusunda kendi kendine konuşur, bilinmez, yalnızlıktan oynatmışlar. Oysa benim geçmişim yok, yaşayacak ve öğrenecek anlarım var.
Sonsuzluğun önünde hangi nitelemeleri sunmalı, zihni tanıtmak için? Karşılaşmamız, şiddetle sıfat ve öznelere ihtiyaç duysa da, konuşmayı sürdüren ‘şey’ var olan benin ta kendisi. Sana bir anlam sunmuyor belki, ancak kelimelerin yarattığını yaşatıyor.

2: Dünyamı gri bir boyayla boyuyor gibisin. Sıkıntı, merak ve öfke tüm tozlarını havalandırdı zihnimin. Kim olduğunu da benimle öğreneceksin yani, öyle mi? Dinlenen bir deliyse, duyulana şaşırmamalı.

1: O yüzden belki, sonsuzluğun sakinliğini dağıtmamalı, kendimi dinlemeliydim; sessizlik, pişmanlık, merak ve hamile zihnimin sancılarını dizmeliydim porteme. Ancak bir “şey”e bürünüyorsam, karşında var olan, sorularına cevaplar olabilir.
   Şu an, hiç bir kanıta, açıklamaya ihtiyaç duymaz. Soyut tanımlamalarla zihni köleleştirmez, ötekilerin silinmez izlerini taşımaz, sonra ya da önce gibi değildir.
   O “şey”, her an seni yaratır durur.

2: Yaa! Öyle mi? Çok ilginç! Her an beni cevaplıyor, düşünüyorsun demek! Beni nereden tanıdığını öğrenemeden, şimdi de sürekli düşündüğünü söylüyorsun. Demek gizlice beni takip ediyordun.

1: Seni tanıdığımı ve sürekli düşündüğümü söylemedim. Seninle şimdi tanıştım ve ilk kez gördüm. Yalnız, milyar yıllık uykumun dalgınlığından sıyrılırken, bilmiyorum neden, sen doğu verdin, büründüğüm şeyden.
  
2: Ne diyorsun? Duyduklarım iyice anlamsızlaştı.

1: Derin uykumun, sessiz ve sancılı düşlerinde merak ederdim seni. Beni fark edince, dağılan dalgınlığım ve sonrasında görmeye, cevaplamaya, düşünmeye karar verdim seni.

2: Nasıl olur? Onca zaman, onca karmaşık yollar, yalnızlıklar! İnanmıyorum!

1: Her anın var olması ve ben farkındalığını sağlayan, çevrenin algılanmamasının imkânsızlığı: Onca yalnızlık, yol, deniz, kıyı, yelken... İçinde büyüyen tohumda boğulmayı reddettiğimde, o “şey”e bürünülür. Zihnimde doğurup yarattığım, bulup tanıştığım sana.

2: Ah! Tamam, yazdığı öyküleri şizofrenik cümlelerle kurgulayan bir yazar olmalısın. Belki acılarla dolu yaşamlar anlatıyorsundur, ya da okuyucuya satır arasında emirler verdiğin yazıların vardır, eminim.

1: Kehanet ve emirlerle okuyucunun kanatlarını yolmak ve zihnin ahengini nefessiz bırakmak ancak soysuz şair ve yazarların işidir. Bir de peygamberlerin. İbadethanelerini “biz” yüceltmeleriyle, kâhinlik ve direktifler denklemi üzerine yükseltirler. Var oluşları sahte, maskeli “biz” çoğuluna temellidir. Oysa ben, “Ben” farkındalığı ve sorumluluğuna sahibim.
Bütün bunlardan sonra, yazar olup olmadığıma gelince, bilmiyorum. Hiç bir şey yazmadım şimdiye dek. Ancak ötekilerin tanıdığı, arzuladığı, kabullendiği şeylere bürünmüş olabilirim belki de, kimi kitaplarda.

2: Ben kitap okumam ki. Sadece tahmin etmeye çalışıyordum. Biraz da hayal ediyorum tabiî. Yani, sakınmam gerek belki de hayallerimi, bunu da okumayarak ve seni tahmin etmeye çalışmayarak yapabilirim.
    
1:  Bırak, cevaplar tamamlasın beni zihninde. Geçmişin izleri, takınılan maskelerin arasından süzülüp dolacağım içine. Hem, okumalısın ki nefesin ahengiyle zihnin kanatlansın.

2: Büründüğünü söylediğin şu “şey”, her zaman böyle bunaltıcı mı? Peki, sıfat veya nitelemelerden birini dahi alamaz mısın? Tanıdığım, kabullendiğim “şey”le zihnimde anlamlanmak için.

1: Bunaltın: Yaratırken kelimelerin beni, zamandaki parçalanmalardır. Sonsuzluktan ayrılan “şey” bunaltı nedir bilmez. Bunalım hali, zamanın geçmeyişi değil, kopulan sonsuzluğun ortaya çıkıp, hatırlanmasıdır. Anlam, diğerlerinin yüzlerindeki etiketlerin yansıması. Bunaltın, zihninde gerçek halimi anlamlandırır, sonsuzluktaki çıplaklığımı.

2: Peki sonu gelmeyen yaratılışına, nasıl bir çare bulmalı? İz bile bırakmadan doğduğun ve derinlerimde filizlerini büyüttüğün “şey”in devası nedir? Çıplaklığının çarptığı korkunç gerçekliğin acısı nasıl atılır üstümden?

1: Bunaltın, devasız çürüyüşün kendine. Yalnızca hatırlayış, eski halimizi.

2: Belki de, başka türlü olmalıydı bu doğum.

1: Evet, belki de.

2:  Başka bir yüz, başka bir ses belki. Üstelik farklı bir alfabeyle hayal edebilirim seni.

1: Bir yüz, ses mi? Alfabe mi? Nasıl yani?

2: Bilmiyorum.

1: Hayal ediyorsun.

2: Daha farklı, daha değişik nasıl desem? Seçmesi ne kadar da zor.
    Bir kelebek olarak meselâ. Fırtına ve soğuktan kaçmış, sığınacak yer arayan bir kelebek. Sonsuzlukla savaşmış, yaralı, kozasını örüp güvenle dinlenebileceği bir sığınak peşinde.
Artık rahatla. Fırtınalar geride kaldı. Sığınağındasın şimdi. Benimle güvendesin.

1: Şimdi yaralandım asıl.

2: Aa! Neden? Üzüldüm!

1: O kelebek olmak isterdim demek dahi, benim için çok uzaklarda.

2: Ne kadar da karamsarsın. Soğuktan donmak üzeresin.

1: Hayır, donacak değilim. Vahim bir mutsuzluk, acı veriyor, üstelik.

2: Yaa! Pek üzücü. Öyle güvenle korurdum ki seni oysa. Soğuğa, fırtınaya karşı.

1: Tahminlerin avare ve diğerlerinin kölesi zihninde, ancak varlığımın içini boşaltıp, yavanlaştırıp, yersizleştirip hayallerinle yok ediyor.

2: Ama mutsuzsun. O kelebek gibi mutsuzsun. Ben o mutsuzluk yaranı sarabilirim, kozanı örebilirim.

1: Ama ben şey...

2: Neye ihtiyacın var biliyorum, ne kadar güneşe, ne kadar mürekkebe?

1: Söyledim ya, tahminlerin yok ediyor beni. Çevrendekilere, tanıştıklarına adlar verip zihninde döndürüp dolaştırarak bir yere sığdırmaya çalışıyorsun ve onları sığdırabildiğin ölçüde tahammül ediyorsun varlıklarına. Aslında bu yaptığınla kendi zihnini de heba ediyorsun, beni sıradanlaştırırken.

2: İnanmıyorum sana! Sonsuzluktaki uykunda beni merak ettiğini, fark edince kendini, görmeye, cevaplamaya, düşünmeye karar verdiğine. İnanmıyorum böyle olağan üstü doğumlara tanık olacağıma.

1: Ne eksik ne fazla, ne biraz önce ne de biraz sonra. Söylediğim neyse o kadardır gerçek.

2: Yalnız ve mutsuzsun, budur gerçek.

1: Nitelemelerin, sıfatların merhametsiz bir caninin, uysal kurbanı haline getiriyor beni. Daha sonra parçalarım üzerinde yürüyor, düşüncelerin. Gerçek halime mutsuzluk olarak yansır bu an, çıplaklığın bulantısıdır benim için. Cani ise, çoktan bunalmıştır bile.

2: Demek, aklımdaki mutsuz ve yalnıza dahi uymuyorsun. Üzücü!

1: Görüyor musun, kaosun karanlığı nasıl da sarıyor etrafımızı?

2: Kaos mu?

1: Evet, işte burada, aramızda. Bizi anlatan sözcükler yarı yolda kalıyor, içerikler karışıyor, dilimiz yoz ve yavan, işitilenler anlaşılmaz. Farkına varamadıkça kendimizin, kaosun ortasındayız. Ben, benim, buradayım, varım demeyi reddettikçe, feda ediyoruz kendimizi.
Yine de, mecburum burada olmaya. Sonsuz düzen neye yarar, en yalnız halimde, parçalanırken içimdeki tohum? Şimdide, şu anda, seni görmek, cevaplamak, düşünmek varken.

2: Lütfen, inanmıyorum dedim sana. Bir rüya anlatıyorsun.
   Acıyorum yalnızlığına. Öyle uzun zaman yalnız kalmışsın ki, varlığımı âdeta emiyorsun. Beni kullanıyorsun. Kim bilir, daha önce kaç kere yaptın bunu? Sıradaki kurbanın benim sanırım. Neden ama? Neden yaparsın, böyle iğrenç bir şeyi?

1: Ah! Kalıpları arasında parçaladın beni, maskelerinin. Çürük, zorba ve yalan hayallerin nasıl da biçiyor zihnimi? Sandığın şey değilim ben.

2: Zor durumdasın, anlıyorum seni ve üzülüyorum. Yalan söylemek durumunda kalmanı anlayışla karşılıyorum.

1: Yalan değil, ben o şey değilim.

2: Bu bir hastalık, anlıyorum. Ah! Seni küçük kelebek, sığın bana. Kim bilir nasıl mutsuz ve yalnızdın.

1: Evet, yalnız şey b...

2: Bilirim. Durduramıyorsun kendini değil mi? Bir türlü son veremiyorsun, diğerlerinin varlığını sömürmeye. Nasıl bir tat alıyorsun bu işten kim bilir? Ancak, anlayışlıyım ben.

1: Ben, tarif ettiğin o şey değilim. Lütfen uyan artık.
Fikirler, insanlardan daha canlıdır.  İnsanlar onlarla yaşarlar ve dahi onlar için ölürler. Ancak hiç biri nesnelliğin, tutarlılığın gereklerine uymaz ve insanlar onlarla ölüme yürürler, adım adım. Beni tanımlamak için kurguladığın fikirler yalnızca ölüme çıkıyor. Bende değerlendireceğin, sınırsız “şeyler” tasarlanabilecek en belirsiz varlığı oluştursa da, denemelisin.

2: Demek, bildiğim canavarlardan bile değilsin. Üzüldüm, doğrusu.
Deniyorum, düşünüyorum.
Hep denendiğimi düşünürüm biliyor musun? Uzaklarda benim görmek istediğim ve beni görmek isteyen birinin olduğunu düşünürüm. Başıma gelen her şeyin aramızdaki sınavın bir parçası olduğunu. Belki gözünün üstümde olduğunu bilmemi isteyen biri olduğunu. Çoğu zaman hayal ederim onu. Yalnız da sayılamam aslında, hep izlenip, düşünülen, sevilen, özlenen kişi yalnız olur mu hiç? Evet, bu bir sınav ve ben dikkatliyimdir, hiç hata yapmam. Ona bağlıyım. Samimî bir şekilde bağlıyım ona. Anladın, inandın mı bana?

1: Anladım ancak inanıp inanmamam neyi değiştirir?
  
2: Seni o gönderdi değil mi? Beni deniyor. Gerek yok artık bunca oyuna. Hadi git söyle ona, sınavın sonucunu. Tüm dikkatimle verdim işte bu sınavı da. Söyle ona, yalnızım, bir başınayım.

1: Öksüz ve yalnızsın herkes gibi ve kendine bir anne ya da baba arıyorsun. Bir yığın yalnız ortasında, birbirine karıp, karıştırarak yalnız bırakan bir “şey”in kurbanısın. Kendi bilincinden kaçmak için yalnızca, koşuyorsun ona. Derini yüzen, gözlerini oyan, ya paranı ya canını diyen soyguncuya kanmışsın ve onu bekliyor, ona sadık kalıyor, itaat ediyorum derken, aslında beklediğin, sadık kaldığın, itaat ettiğin, kendinin farkına varmak istemeyişin.
   Dilerdim ki büründüğüm bu şey, gözünü açıp, kendini görmeni sağlar. Ancak anlıyorum ki, doğurmak ve yaratmak yetmez. Görebilmek için kendini, sonsuza odaklanmalı zihin milyarlarca yıl boyu ve sonsuzluk, merak, pişmanlık tüketilmeli.
   Üzgünüm.

2: Bir aracı bile değilmişsin meğer.
Nesin, kimsin sen öyleyse? Ne bir kelebek, ne bir hasta ne de bir aracı. Söyle artık, ne olur?

1: “Şey” sadece “şey”. Hem öyle, hem böyle. Hem orada hem burada. Her yerde ve hiçbir yerde. Sonda ve başta.
Kaderim farklıdır, çünkü umutlarım yoktur beni köleleştiren. Uyurgezer okyanusunun sonsuza akışını izlerim. Dalgınlığım öyle derindir ki, kendi varlığımı unuturum.
Sonrada ya da öncede değil, tam tamına şimdide.

Ben, artık gitmek istiyorum.

2: Yalnızlığa gidiyorsun yine değil mi? Merak, pişmanlık ve sonsuzluktan kurtulmak için görmek istemedin mi beni? Cevaplamak, düşünmek için karşılaşmamış mıydık?

1: Biliyorum, yalnızlığa gidiyorum. Büründüğüm “şey”den çıplaklığıma.

2: Neden, neden şimdi? Tam yalnızlığım dağılır gibi olmuştu.

1: Söylediğim gibi, bana inanmadın. Beni göremedin.

2: Gitme, inanmadığım, göremediğim bir “şey” olsan da gitme.

1: Senin ardında, çevrende, yalnızca kendimle ve sonsuzun çağrısına cevap vermeksizin kalmak, gezinmek; varlıksız ve nesnesiz tamamen saf bir halde uzaklarda süzülen bir “şey” olamam.

Yanıp tutuşur, kıvranır doğurmak ve yaratmak için. Lâkin yapamaz. Bildiği ve olduğu “şey” birbirinin aynıdır, şimdide düğümlenmiş.


2 yorum:

  1. Dilin anlayışsızlığı ve sınırlarını anlatan, kişiyi dilin karşılığını bulabildiği düşünce ve duygularla sınırlayan fikirleri gösteren güzel ve derin anlatı için teşekkürler Utku Cem

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eleştirin için, ben de teşekkür ederim.

      Sil