4.7.13

Temmuz ve 3300 Yıllık Sümer İlahisi

II. Bölüm

Kadim Kodlar

Güneş’in orta ekvatordan kuzey yarım küreye, kuzey ekliptiğin doruğuna yavaşça yaklaşımı ve ekvatora dönüşü, yeryüzündeki tazeliğin, yeşermenin baharla müterakkisini belirler.

Tarihin şafağında, güneşin bu hareketleri ve doğadaki etkileriyle baş başa olan Sümerler, insanlığın soyut dünyadaki evreninin temellerini atmışlardır.

Antik zihin, uzun kış gecelerini, Güneş’in Temmuz’la ölüler diyarına gidişiyle açıklar. Aşağı dünyada uzun süre kalan ve ölüm uykusundan uyanan Temmuz; Ningirsu, Nergal, Marduk gibi sonraki dönemlere ait, Güneş ve onun aşağı dünyadaki ikametiyle ilgili varsayımların atasını oluşturmaktadır.

Bir efsaneye göre, Eridu’da kökleri ölüler diyarının sularını yayılmış bir şifalı ağaç (Hayat Ağacı) vardır. Temmuz ve Güneş tanrısı Şamaş bu kökleri korumak için orada oturur. Her tanrının şifa verme özelliği olmasına karşın, Temmuz’un bu gücü, belki de bu nedenle, ilahilerde aşırı vurgulanmıştır.

Hiçbir ölümlü hayat ekmeği ve suyundan nasiplenemez, antik zihin tanrılara has olana göz dikmez, yalnızca Temmuz’un kurban olmasını ve aşağı dünyadan (Sheol, Hades) dönmesini temenni eder.

Binlerce yıl öncesinden bir hasta Temmuz’a şöyle dua ediyor:


                                                             “                …                     
Hayat nefesini bahşet bana
ve
vücudumdan at o şeytanı, götür.
Ben, hizmetkârınım.
Yaşamak ve yolunda yürüyüp,
hamdımı sunmak isterim sana.
Yaşamın günlerinden bir alameti için,
seni ararım.
Büyüklüğünü övüp senin,
          hamdımı terennüm edeceğim.      ”


İlahilere ya da teolojik metinlere bakıldığında, artan eğilim, ölen tanrının cennetin üzerinde bir yerlere taşındığını işaret eder. Elbette bu semavi bir cennet yahut miraç demek değildir.

Zamanın ilahiyatçıları her şeyin cennetten doğduğunu düşündüler, yani ilk unsur olan Doğa Ana’dan. Bakir anayı, yeryüzünün üretici gücünü tohumlayan, genç tanrının uzak cennetlerdeki babasına geri döndüğü inancı, bu yolla inşa edilen sonsuzlukta anlaşılır oldu.

Böyle derin bir kültün yalnızca Babil ve Asur’daki etkileriyle sınırlı kalacağını beklemek yanlış olur. Doğu ve Batı’daki kültürlerin tutkularını cezp ettiği aşikâr olan bu öykünün betimlemeleri görülebilir. Kucağında çocuğuyla anne figürü, Mısır sanatındaki İsis ve oğlu Horus’la sürer, Meryem ve çocuk tasviriyle günümüze değin uzanır.

Ancak ana ve oğul arasındaki çeşitli ilişkiler kafa karıştırıcıdır. Öyküyü takip ederken, oğul; bazen eşi, bazen insanlık için ölen bir genç, bazen memede emzirilen bir bebek, bazen tanrıçanın sevgilisi olarak karşımıza çıkar. Bunun nedeni hiç şüphesiz, antik toplumlarda saltanat gücünün dişi soyundan ilerlemesinden kaynaklanmaktadır. Bu Sümer etkisi cihetiyle, İsis kocası Osiris’in kız kardeşidir, Astarte Adonis’in annesi olarak gösterilir.

Genç tanrının dirilişi ve ana yahut kız kardeşle evlenmesi, kış gün dönümünde gerçekleşir ve tüm hayattaki yenilenmeyi, tazeliği temsil eder. Zamanla unutulan bu ayin, yalnızca ölüm ve diriliş olarak sürdürüldü ve elde kalan tefekkür ve sofuluk oldu.

Doğayla iç içe ve baş başa olan bu kadim topluluk, kendi alanında evrensel olan bir kültü doğurmuştur. Ölen tanrının adı yoktur, bakir ana yahut kardeşin de.

Bu tam olarak, Sümerler’in sonsuzluğa bakarak, doğayı sembolize edişlerinin öyküsüdür.

Öyküdeki her karakter sıradan gölgelerdir.

Bir ölümlünün öldürüldüğü vahşi tapınmaların yerine; birkaç tanrının ölümünde kişileştirilmiş teolojik fikirler, Sümer’in ürettiği yüksek kültürün ürünüdür ve altı bin yıldır tesiri sürmektedir.

(Kapsamlı bir çalışmanın özeti mahiyetindedir.)

3300 Yıllık Sümer İlahisi
(Music of the Ancient Sumerians, Egyptians and Greeks (De Organographia)




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder